a) Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî
Türk-İslâm Edebiyatını meydana getiren eserlerin bir kısmı, tasavvufî özellikler taşıyan, bir kısmı da doğrudan doğruya tasavvufî konuları ele alarak işleyen didaktik veya lirik eserlerdir. Bunlar genel olarak “Tasavvufî Edebiyat”, daha yaygın bir ifade ile “Tekke Edebiyatı” ismiyle anılan ayrı bir gurup meydana getirirler.
Divân-ı Hulûsî-i Dârendevî de her bakımdan bu edebiyatın mahsulleri içinde ele alınacak özelliklere ve değere sahiptir. Ahmed Yesevî’den itibaren bir çok mutasavvıf şair elinde günümüze ulaşan Tekke Edebiyatı geleneğinde daha çok Kadirîlik, Rufaîlik, Halvetîlik, Bektaşîlik gibi tarikatlarla ilgili; bunların çeşitli kollarına bağlı, her seviyedeki müntesiplerin ortaya koyduğu birçok edebî eser vardır. Bir başka deyişle edebî eser vermek bakımından zikredilen bu tarikat bağlılarının önde gelmelerine rağmen, Nakşî’lerin edebi sahada daha az eser verdikleri bilinmektedir. Bu bakımdan Osman Hulûsi Efendi Divânı bir Nakşî mürşidinin eseri olarak ayrı bir ehemmiyet arzetmektedir.
Eser, zamanın şartları sebebi ile resmî tahsili ilkokuldan öteye geçmemiş bir insanın hususî tahsil ile, hele ilm-i irfan ve marifeti elde etmeye, bunu hulus ile tahsile yöneldiğinde, edebiyatta bile hangi seviyeye ulaşacağını göstermesi bakımından ayrıca mühimdir.
Çoğunluğu aruzla yazılmış ve gazellerden ibaret şiirlerin meydana getirdiği Dîvân-ı Hulûsi-i Darendevî’de hece ile yazılmış 60 kadar manzume ile on kadar müstezadın da yer aldığı görülmektedir. Bunlar arasında aruzla yazılmış ve aşktan bahseden gazellerde Fuzulî ve Niyaz-i Mısrî ifade ve edası, hece ile yazılmış olanlarda ise Yunus Emre tesiri açıklıkla görülmektedir. Bu bakımdan Osman Hulûsi Efendi’yi günümüzde bir Yunus muakkibi saymak mümkündür. Hatta bu vadide daha çok eser vererek, daha başarılı manzumeler ortaya koymuş ve bilhassa günümüz nesillerinin karşı karşıya olduğu, eski kültürümüzle aramıza yerleştirilmiş olan dil engelini aşması yolunda da diğer kıymetli faaliyetleri gibi pek semereli himmetleri olmuştur.
Bu eserde Divân’ın edebî tahliline girmeye zaman ve zeminin müsait olmadığı kanaatindeyim. Çünkü tahlil, müsbet, menfî herşeyi ortaya koymak ve değerlendirmek demektir. Karşımızda ise şairden çok hâliyle, sözüyle ve davranışlarıyla örnek alınacak bir mürşid, bir mürebbî bulunmaktadır. Ayrıca böyle bir tahlile gerek de yoktur. Çünkü mutasavvıflar şiiri bir gaye değil, bir vasıta olarak telakki ederler. Nitekim Osman Hulûsi Efendi de “Herhangi bir şeyin en güzelini yapmaya çalışmak, o işin edebiyatı sayılır. Şiir yazan kimse en güzelini yapmış olmaz, çünkü o Allah vergisidir” diyerek buna işaret eder. Ancak şunu belirtmekte fayda vardır: Osman Hulûsi Efendi’de şiir kabiliyetinin Allah vergisi tarafından kuvvetli olduğu anlaşılmaktadır. Fakat meseleye bir şâir değil, bir mürşid olarak yaklaştığından, eserinde manayı her yönüyle ifade etmek maksadı, şekle ait endişelerin önüne geçmiş ve muhtevadaki derinliğin layıkıyla ortaya konma arzusu, teknik eksiklikleri örtmüş, neticede şekle ait kusurlara mana uğruna göz yumulmuştur. Bu bir bakıma mananın maddeye tercih edilmesi demektir.
Osman Hulûsi Efendi, tebliğ için bir vasıta olarak kullandığı şiir ile tesirini daha devamlı ve müessir kıldığı gibi, vezni ve formlarıyla artık öldü denilen Klasik Edebiyatımızın, her türlü menfiliklere rağmen günümüzde de yaşayabileceğini bilfiil ve olanca kuvvetiyle ortaya koymuş, bunun da en iyi şekilde İslâm kültürüne hakkıyla vakıf olmakla ve tasavvufu bilmekle, hatta yaşamakla mümkün olabileceğini bizlere göstermiştir.
İşte Tasavvufî Türk Edebiyatı çerçevesinde yazdığı şiirlerini “Divân-ı Hulûsî-i Dârendevî” adıyla bir araya getiren Osman Hulûsi Efendi, bizzat kendisinin gözetiminde, Muhyiddin Tütüncü’ye Arap harfleriyle kaleme aldırmıştır. Sonra bu eserin geliriyle Darende’ye 200 yataklı bir hastane yapılması için, eserin birinci baskısı 1986 yılında, İstanbul’da XIII+351 sayfa hâlinde basılmıştır. Daha sonra da 1997 yılında kurmuş olduğu vakıf tarafından, Yard. Doç. Dr. M. Muhsin Kalkışım, Arş. Gör. Lütfi Alıcı, Arş. Gör. Ahmet Yenikale’den oluşan bir komisyon tarafından hazırlanarak iki cilt hâlinde vakıf yayını olarak bastırılmıştır. Birinci cilt XIV+448 sayfadan teşekkül edip, Hulûsi Efendi’nin şiirlerine yer verilmiştir. İkinci cilt ise; 174 sayfalık şiir, mısra, sözlük, silsile-i şerif ve fihristten oluşan birinci bölümden, ayrıca 249 sayfalık Arap harfleriyle yazılı Osmanlıca orijinal metninin yer aldığı toplam 423 sayfalık ikinci bölümden oluşmaktadır.
DÎVÂNINDAN SEÇME İLAHİLER
Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma
Sen Hakk için âlemin kölesi ol kulu ol
Nefsin hevâsı için mağrûr olup aldanma
Yüzüne bassın kadem her ayağın yolu ol
Garazsız hem ivazsız hizmet et her cânlıya
Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol
Allâh için herkese hürmet et de sev sevil
Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol
İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem
Güler yüzlü tatlı dil her ağızın balı ol
Nefsine yan çıkıp da Ka'be'yi yıksan dahi
İncitme gönül yıkma ger uslu ger deli ol
Güneş gibi şefkatli yer gibi tevâzu'lu
Su gibi sehâvetli merhametle dolu ol
Gökçek gerek dervişin sanı yoksula baya
Suçluların suçundan geçip hoş görülü ol
Varlığından boşal kim yokluğa erişesin
Sözünü gerçek söyle Hulûsî'nin dili ol
-418-
Kapında bir zelîl-i hâk-sârım yâ Rasûlallâh
Garîb ü bî-kes-i bî-i'tibârım yâ Rasûlallâh
Ser-â-ser defter-i a'mâlim isyân ile memlûdur
Huzûr-ı hazretinde şerm-sârım yâ Rasûlallâh
Kabûl etsen Hulûsî kemteri dergâh-ı lutfunda
Civârında n'ola olsa mezârım yâ Rasûlallâh
-53-
N'ideydim âlemi âlemde hayrânın olaydım yâr
N'ideydim âdemi âdemde kurbânın olaydım yâr
N'ideydim hûr u gılmânı n'ideydim bâğ-ı Rıdvânı
N'ideydim başka seyrânı sana seyrân olaydım yâr
N'ideydim devlet-i câhı n'ideydim izzet-i şâhı
N'ideydim mihr ile mâhı sana mihmân olaydım yâr
N'ideydim yâr u ağyârı n'ideydim bülbül-i zârı
N'ideydim gül ü gül-zârı sana giryân olaydım yâr
N'ideydim yârın olsaydım n'ideydim varın olsaydım
N'ideydim zârın olsaydım sana nâlân olaydım yâr
N'ideydim zülf-i leylâyı n'ideydim çeşm-i şehlâyı
N'ideydim başka sevdâyı sana sûzân olaydım yâr
N'ideydim şânına lâyık Hulûsî'n olmasa âşık
N'ideydim olmayı ayık sana mestân olaydım yâr
-1-
Gönül nefsine hâkim oluben eyle zafer peydâ
Ziyâsı kalbi rûşen kılmağa et bir kamer peydâ
Bu göz ile görülmez rü'yet-i dil-dâre ey gönlüm
Edegör bir bakışda dostu görmeğe basar peydâ
Gönül pasın silip at cümle pâk olsun için dışın
Hakâyık gevherine et derûnunda makarr peydâ
Figân ü zâr edip tâ subha dek akıt gözünden yaş
Derûnunda edegör aşk ile âh u şerer peydâ
Dil-i bî-mârına dermânı gözle fecr-i sâdıkda
Kamu derde devâlar bahş olur vakt-i seher peydâ
Oturtub ey gönül tahta o Yûsuf meh-likâyı çün
Erişdirsin hemen Ya'kûb-ı zâra bir haber peydâ
Hulûsî ismini yâd etmeğe ihvân u yârânın
Fenâ dârında et sen kudretince bir eser peydâ
-2-
Ey zülf-i perî şîve-i reftâr ile bir şeb
.................................................Varımı alıp hep
Koydun beni beytü'l-hazen-i firkate tenhâ
.................................................Ey Yûsuf-ı zîbâ
Göz yumsam eğer gayrıdan ey şûh seni görsem
.................................................Hâlin nice bilsem
Tîr-i sitemin eyledi bu sînemi gör tâ
.................................................Zenbûr evi âsâ
Hâk-i derine yüz sürerek eylesem âhı
.................................................Görsem yüzü mâhı
Mecnûn-sıfât boynuma zincîr urup ammâ
.................................................Varsam sana Leylâ
Bülbülleri nâlânım ile vakt-i seherde
.................................................Koydum bu haberde
Ruhsârın anıp vaslını etdikçe temennâ
.................................................Ey şûh-ı dil-ârâ
Hulûsî'yi bezminde sezâ-yı niam eyle
.................................................Lutf u kerem eyle
Tek aç yüzünü varını hep eyle de yağma
.................................................Ey dîdesi şehlâ
-28-
Ko dâr-ı fenâyı bunda râh-ı mülk-i bekâyı tut
O mülke varmağa dâmen-i ehl-i Hudâ'yı tut
Elinde var iken fırsatı ganîmet bil
Hebâ olmadan ömr tarîk-i Mustafâ'yı tut
Makbûl-i dergâh-ı Hakk olmağa istersen rızâ
Bir mürşid-i kâmilin elindeki asâyı tut
Var ehl-i Hakk'a hizmet et bî-taleb ü bî-garaz
"Seyyidü'l-kavmi hâdimuhum" emr-i Habîb-i Kibriyâ'yı tut
"Elest" hitâbındaki "belâ" yı lâya sa'y etme
Ol hükmü unutma olan ahd ü vefâyı tut
Tevekkül-i tâm ol ihlâs ile teslîm olup yâra
Şükr-i bî-nihâye kıl Hakk'a hamd ü senâyı tut
Hulûsî işit amel eyle bu güft-i azîzânı
Ger tâlib-i Hakk isen bu pend-i bî-bahâyı tut
-29-
Hem-sohbet iken yâr ile tenhâlara düşdüm
Heyhât bana kim cehl ile da'vâlara düşdüm
Âsûde iken devr ile gavgâlara düşdüm
Heyhât yazıklar men-i âvâreye heyhât
İkbâl-i dehrin dem ü devrânı hayâlmiş
Aldanma sakın vasl u hicrânı hayâlmiş
Gördüm anı ben lutfu hem ihsânı hayâlmiş
Heyhât yazıklar men-i âvâreye heyhât
Ankâ-yı sıfât Kâf-ı kanâatdı mekânım
Cânân ile cân vuslat idi ân u zamânım
Hicrâna düşüp beyt-i hazân oldu mekânım
Heyhât yazıklar men-i âvâreye heyhât
Bu kayd-ı sivâyı atuban hâk olacakken
Âlûdesi oldu dil ü cân pâk olacakken
Bîgâneyim ol yârımı derrâk olacakken
Heyhât yazıklar men-i âvâreye heyhat
Kârım gamına âlemin aldanmışım eyvâh
Mekkâre-i devrin âteşine yanmışım eyvâh
Serâbı görüp âb-ı revân sanmışım eyvâh
Heyhât yazıklar men-i âvâreye heyhât
Yârım kim imiş bilmemişim yâdım olup yâr
Yâr sandıcağım meyl verip yârıma ağyar
Ben bağlamışım kendi elimle bana zünnâr
Heyhât yazıklar men-i âvâreye heyhât
Hulûsî ömür gitdi vefâ dil-bere kaldı
Derd artdı ana varıp devâ dil-bere kaldı
Yüz döndü kamu gayrı ricâ dil-bere kaldı
Heyhât yazıklar men-i âvâreye heyhât
-41-
Kıbâb-ı izzetin mestûru ol şân u şehirden geç
Şarâb-ı hikmetin mey-hârı ol şehd ü şekerden geç
Nigârın vechini âyîne-i sırrında pinhân et
Ne sûret kim sana yüz göstere ana nazardan geç
Hayâlinde anın hâlinden özge bir hayâl tutma
Hayâl-i hâlini hâl etmeyen hâl ü hatardan geç
Visâl-i yâra ermek devletidir çünkü uşşâkın
O devletden nasîb ister isen cân ile serden geç
Muhabbet şem'inin pervânesi ol var Hulûsî'yâ
Anın bezminde cân îsâr edip bu bâl ü perden geç
-42-
Yine gamzeler açdı dilde şerâyih
Göründü dilin derdi andan sarâyih
Cemâlindeki hatt-ı Kur'ân'ı yazsam
Müyesser ola mı bana bu medâyih
Göründü çü sırrın ayân oldu dilde
Kamu setr olup kalmadı bir kabâyih
Onulmaz nice yara açdı nigâhın
Anın faslına ermez akl-ı fesâyih
Yazıldı gönülde o hatt-ı ruhunla
Nice sûreler hikmetinden levâyih
Ayân oldu ruhsâr-ı hüsnün cihâna
Hicâb etdiler ay u gün hep melâyih
Görelden cemâlini dil oldu mecnûn
Kabûl etmez artık o pend ü nasâyih
Kamu mücrime erdi afv ü atâlar
Bilinmedi hergiz şakî vü salâyih
Hulûsî'ye lutf u kerem kıl ki şâhım
Ola ni'metinle ehl-i felâyıh
-43-
Rişte-i cânım senin gönlündeki berdâra bend
Kalb-i mahzûnum velî cânındaki esrâra bend
Gurbet ilde bu mükedder gönlümün sermâyesi
Nutk-ı pâkinden çıkan her lü'lü-i şehvâra bend
Gâlibâ bir güftünüz cân nakdinin emsâlidir
Kurb-ı vicdânın garîk-i dîde-i enhâra bend
Vahdet-i feyz-i vücûdu hak-şinâs olan dilin
Bu mezâkın âşinâsı vuslat-ı dil-dâra bend
Bir güher gencînesidir mahzen-i akl u fikir
Aşk-ı Hak hep câmi'-i esrâr olan bir yâra bend
Ahmed'im dûnum velî her ma'denin men kânıyım
Çünkü sulbüm bilmiş ol kim Ahmed-i Muhtâr'a bend
-47-
Cânâna yet ey cân desem hicrân duyar
Nâlemi gül-zâra arz etsem gül-i handân duyar
Pertev-i hüsnündeki zevki gönül idrâk eder
Zâhiren ol vuslatı gör dîde-i giryân duyar
Nâme yaz Muhyî şeker-leb teşneler tek yârına
Gizli tut ağyârîden esrârını noksân duyar
"Fakru fahrî" kisvesidir kisvemiz ammâ bugün
Ma'rifet gencînine vermez zarâr ihsân duyar
İhtilâf olmaz sözün bir mâyesidir ol melek
Aldığın sermâyeden yaz kim Hulûsî cân duyar
-118-
Kûşe-i vahdetimiz halvetimiz yâr iledir
Sarmışız sînemize vuslatımız yâr iledir
Sorma zâhidlere bilmez "len terânî" sırrını
Tûr-ı Eymen'de nihân sohbetimiz yâr iledir
Okuduk Mushaf-ı hüsnündeki "ev ednâ"yı
Ol sebebden nazar-ı rü'yetimiz yâr iledir
Dağılıp varlığımız cümle tarîk-ı aşkda
Pây-mâl oldu olan rif'atımız yâr iledir
Nere baksa görünen dost yüzüdür dîdemize
Vechin âşüftesiyiz hayretimiz yâr iledir
Kapısı kulluğudur başda saâdet tâcı
Bir hakîr bendesiyiz izzetimiz yâr iledir
Nazar-ı himmetidir yoksa Hulûsî anın
Biz kimiz bu lutf-ı bî-minnetimiz yâr iledir
137-
Şol cân ki bekâ mülküne azm-i sefer etmez
Aşkı dil ü cânında o yârın eser etmez
Bizden mi cürüm yoksa o dil-berde mi bilmem
Bak hayli zamân meclisimizde güzer etmez
Ten kal'asının burc u bârûsu söküldü
Gafletle yatan cân ki bu gamdan keder etmez
Aynın mı sönük nûru yüzün yâr mı kapatmış
Dil-ber mi küsük göz mü o yâra nazar etmez
Her kanda gözüm baksa görürken o nigârı
Şimdi ne için göz yüze yüz gözde yer etmez
Mihnetleri çekdim dil-i gül-şen şeref etdim
Bülbül gelip ol bâğda neden zâr-ı fer etmez
Beytü'l-Hazen-i gamde o Ya'kûb-ı belâ-keş
Yûsuf gama vâkıf ne için bir haber etmez
Kim aşka düşer aklı gider cismi harâbdır
Mümkün mü kime uğrasa aşk der-be-der etmez
Cân ver de Hulûsî var yürü şeyhini hak bil
Kim bilmedi hak pîrini Hak'dan hazer etmez
174-
Lebin Hızr u Mesih'e lutf ilen âb-ı bekâ vermiş
Yüzün mihr ü mehe pertev ile hoş cilâ vermiş
Senin mest gözlerin her kanda baksa nice kan etmiş
Meğer tîğ-i müjen uşşâk katline rızâ vermiş
Kaşın mihrâbına secde etmezse salât etmez
Sücûd etmeğin emrin Âdem'e zât-ı Hudâ vermiş
İki zülfünden olmuş cümle zâhir küfr ile îmân
Düşürmüş ittihâda bir bir bin belâ vermiş
Nihânsın demek olmaz cümle sensin nesne yok zâhir
Meğer cilven kimin bî-gâne kimin âşinâ vermiş
Açılmış perde hüsnün zâhir olmuş âleme ey yâr
Anı seyrâna ârif derd çekip cânın bahâ vermiş
Hulûsî'ye cefâ etsen de hoşdur lutf kılsan da
Ana kahrın lutuflar çünki cevrin hep safâ vermiş
-183-
Yandırdı ârı varı aşk
Koymadı özge varı aşk
Ey gamzesi hûn-hâr-ı aşk
Bir bak nedir bu kâr-ı aşk
Sevdâsı yârı âşıkın
Yok özge varı âşıkın
Hep kârı zârı aşıkın
Yâr ola yâr-ı gâr-ı aşk
Bulsa gönül murâd-ı yâr
Bilse olur mu yâdı yâr
Hâsılı gam u şâdı yâr
Âşıka bergüzâr-ı aşk
Mihnet yük olmaz âşıka
Vuslat bulunca sâdıka
Derdine yârın lâyıka
Olur mu çekmek âr-ı aşk
Hulûsî aşkın zâdıdır
Derd ü gamın âzâdıdır
Bir Şîrin'in Ferhâd'ıdır
Olmaz mı harîdâr-ı aşk
-196-
Biz bu yağmâkâr-ı aşkı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
Biz bu istiğnâ-yı şevki yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
Biz bu meydân içre ârdan vardan ayrılıp dostlar vardan ayrılıp
Yâr ile pâzâr-ı aşkı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
Meylimiz sanman ki nân u ni'met-i dehre dostlar ni'met-i dehre
Biz bu tecrîd-i fenâyı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
Kâkül ü zülfünden özge kaydımız yokdur dostlar kaydımız yoktur
Biz bu mestân-ı zevki yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
Vâizin pendini dahi kendini koğun dostlar kendini koğun
Biz bu bî-pervâ-yı aşkı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
Her belânın sabrını verdi belâ ihsân eden dostlar belâ ihsan eden
Her kazâya biz rızâyı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
Sâkînin dudağın öpmek dil-berin yanağını dostlar dil-berin yanağını
Her na var esrâr-ı aşkı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
Hâk-i pâyına Hulûsî yüz koyup dostun dostlar yüz koyup dostun
Biz fedâ-yı cân u başı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik
-241-
Zâhiren şâh-ı cihân olsan sana yok fâide
Ma'nâ sultânına kul olmak sezâdır ey gönül
Kendin idrâk etmeyen dâr-ı fenâda zerrece
Âhiretde görmeği anın cezâdır ey gönül
Nefsin öldüren kişinin bahtı âlîdir yarın
Katl-i nefs etmek sana âlî gazâdır ey gönül
Fânî dünyâda yiyen mâl-i yetîm ü miskinân
Arsa-i Mahşer'de anlarla nizâdır ey gönül
Ey Hulûsî nefsini bilmek sana farzdır işit
Nefsini bilmek hakîkatda rızâdır ey gönül
-268-
Ey pâdişahım dinle nedir sana bu râzım
.................................................Hem arz u niyâzım
Hicrinle senin subh u mesâ âh ile zârım
.................................................Bî-sabr u karârım
Hasretle demâdem çekerim hüzn ile mâtem
.................................................Ol zârıma hem-dem
Sun bâde-i vaslı bana kalmadı karârım
.................................................Bir teşne-humârım
Bir nîm nigâhın ile gel bak da bu zâra
.................................................Tek eyleme çâre
Bir gör de nedir nice geçer leyl ü nehârım
.................................................Ey nazlı nigârım
Derd çeke çeke kalmadı bu tende mecâlim
.................................................Ey mâh-cemâlim
Bilmen mi gam olduğunu hep ahzım u kârım
.................................................Kalmadı medârım
Bir bende-i hâk-i der-i tâlib-i rızânım
.................................................Kıtmîr-i gedânım
Medhin ola bin acz ile bu dilde şiarım
.................................................Ey mûnis-i yârım
Gurbet ile düşdüm yok enîs bana gâm-hâr
.................................................Ey yâr-ı vefâdâr
Eflâke çıkar nâlelerim âh-ı şerârım
.................................................Bir terk-i diyârım
Yoluna fedâ ola dil ü baş u cânım
.................................................Hem dînim îmânım
Kûyuna eğer uğrar ise geşt ü güzârım
.................................................Ey izz ü vakârım
8- Hulûsî'ye ihsân edegör bezm-i visâlin
.................................................Hem arz-ı cemâlin
Kan ağlamasın Mahşer'e dek çeşm-i nizârım
.................................................Hem hâk-i mezarım
-323-
Derd-i hasret câna açdı hîç onulmaz yâreler
Doğradı bu bağrımı ol gamze-i sehhâreler
Kimseler kılmaz bu derd-i bî-devâya çâreler
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Sormadın bir kez ki kim bu nâle-i efgân eden
Âh u vâhın işidenin bağrını pür-kan eden
Olmadı feryâdımı gûşuna bir ihsân eden
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Bildim âhir ki bu derde gayrılardan çâre yok
Senden olmuş sen ana urmuşsun ol gamzenle ok
Redd kılma yüz tutup geldim sana ey lutfu çok
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Bâde-i vaslı sunuban cânı medhûş etmedin
Hasretinle gam çeken gönlümü sarhoş etmedin
Âsumâna ser çeken feryâdımı gûş etmedin
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Sen düşürdün n'eyleyim feryâd ü vâveylâlara
Sabrı yok ârâmı yok emsâli yok sevdâlara
Âhiri Mecnûn-veş koydun beni sahrâlara
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Vâdi-i gurbetde bu zârıma hem-dem ol bugün
Lutf ile tut destimi râzıma mahrem ol bugün
Pâdişâhım onmayan derdime merhem ol bugün
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Gitdi elden tâb u tâkat kalmadı sabr u mecâl
İntihâ her hicr ü hasret kaddimi kıldı hilâl
Âsitâna yüz tutup kıldım habîbim arz-ı hâl
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Âh o mahmûr gözlerin bu tende tâkat komadı
Yakdı şol pervâneler tek gayrı hâcet komadı
Bir nigâhın hâsılı cânımda râhat komadı
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Bu Hulûsî derd-mendin derd umar dermân için
Çeşm-i gam-nâkin yetirdi pâyına kurbân için
Matlabın is'âf kıl redd eyleme Sübhân için
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
Nâ-ümîd olup Hulûsî tutdu yüz senden yana
Lutf edip bezm-i visâlin kıl müyesser sen ana
Hâk-i pâyına sürüp yüzler şehâ der ki sana
Sevdiğim bilmen mi kim hicrinle hâlim n'olduğun
-356-
Her ibtilâya dil verip dil-dârdan geldi deyü
Her bir kazâya râzîyız ol yârdan geldi deyü
Her tîr ü hâra sînemiz bülbül gibi etdik hedef
Her ne gelirse kâiliz gül-zârdan geldi deyü
Müjgân oku tâ-be-seher atmışdı dost cângâhıma
Bağrıma basdım gamzesi hûn-hârdan geldi deyü
Saldım sabâ ile selâm dil-dâr iline dün gece
Etmiş kabûl kılmış atâ bîmârdan geldi deyü
Her n'eyler ise yârımız eyler bize ağyâr yok
Ölsek dahi gam çekmeyiz o yârdan geldi deyü
Zülfün senindir ey perî îmânımız ikrârımız
Uyduk sana kim Ahmed-i Muhtâr'dan geldi deyü
-40-
Perdedir aynına bu ayn-ı mezâhir bilsen
Vech-i ayn olmuş o her yüzden o zâhir bilsen
Gafletin vehmi sarıp sarmalamış her yanını
Yolculuk hâlini sen bunda misâfir bilsen
Ara zâtında olan ma'rifet-i Hâlık'ı gör
Utanırsın anı sen hâline nâzır bilsen
b) Mektûbât-ı Hulûsî-i Dârendevî
Mektuplar yazının konusunu, muhabbetini taşır. İnsan ya sevdiğine duygu ve düşüncelerini iletmek, onlarla iletişim sağlamak için, ya da tanımadığı kişilere bir konuyu, bir davayı anlatmak, bir arzuyu dile getirmek için mektuplar yazar. Bu mektuplar, öyle bir zaman gelir ki, sadece iki kişi arasında belli bir zamanda ve belli bir konuya ait düşünceleri ifade etmekten öte; yıllar, hatta asırlar sonra tarihî vesika veya ilmî bir delil olarak değer ifade ederler. Bu bakımdan böyle tarihî, edebî ve ilmî değeri haiz mektuplar hem yazıldıkları zamanlarda, hem de daha sonra ki dönemlerde ibretli bir eser hüviyetini kazanmışlardır.
Daha İslâm’ın ilk yıllarında Hz. Peygamber (s.a.s)’in, Bizans İmparatoru, İran Kisrası ve Mısır hükümdarlarına gönderdiği ve Allah’ın dinine davet maksadına matuf mektupları bunun ilk örnekleridir. Bunların hem bizatihi kendileri hem de muhtevaları tarih ve insanlık için son derece önemli mektuplardır.
İmam-ı Şafiî’nin Bağdat’da bulunduğu yıllarda meşhur hadisçi Abdurrahman el-Mekkî’nin kendisine Usul-i Fıkha dair mektuplarında sorduğu sorulara, yazdığı cevabî mektuplar, öğrencisi Haris b. Sureyc el-Nekkar el-Harezmî tarafından, muhatabına intikal ettirilmiştir. Bu mektupların mecmuu İmam Şafiî’nin Fıkıh usulüne dair önemli bir eseri olan er-Risale’yi oluşturmuştur.
Mektuplar tarih boyunca, edebiyat ve tasavvufta şöhret kazanmış birçok ünlü şahsiyet tarafından da irşad ve tebliğ için vasıta olarak kullanılmıştır. Bunlara dair bir iki misal verecek olursak:
Edebiyatta ve tasavvufta en büyük simalardan olan Mevlâna Celaleddin-i Rûmî mektupları, ya yoksulları, düşkünleri, zulme uğrayanları, devletlilerden birine tavsiye etmek; yahut birisine öğüt vermek için yazmıştır; yahut da kendisine yazılan cevaptır. Mektuplarında meşhur şairlerden beyitler alır; ayetlere, hadislere dayanır; hikayelere işaretlerde bulunur.
Yine bu sahada önemli bir eser olarak da İmam-ı Rabbanî’nin Mektubât’ını zikredebiliriz. Bu eserde İmam-ı Rabbanî’nin 534 adet mektubu bulunmaktadır ki, tasavvufî konulara dair önemli bilgileri ihtiva etmektedir. Yine bu meyanda çeşitli tarikat büyüklerinin yazışmalarından meydana getirilmiş birçok mektubat vardır. Birçoklarının mektupları ölümlerinden sonra derlenip yayınlanmıştır. Mesela; Muallim Naci, Namık Kemal, Abdülhamid gibi şair veya müelliflerin mektupları örnek birer edebî metin değeri taşıdıklarından, çeşitli zamanlarda yayınlanmışlardır.
Böylece mektupların özellikle mutasavvife ve udebâ meyanında önemli olduğu dikkati çekmektedir. Günümüzde gelişen teknoloji (telefon, fax, telsiz, telgraf vs.) mektupları ikinci plana itmiştir. İçinde bulunduğumuz asrın ikinci çeyreğinden itibaren de bu geleneği edebî ve tasavvufî olarak devam ettiren zevatı bulmak oldukça zordur. Ömrü boyunca ilim tahsil edip, irşad hizmetini kendisine yol olarak seçen Osman Hulûsi Efendi’nin mektupları bu konunun son örneklerindendir.
Osman Hulûsi Efendi’nin Mektûbât’ında toplam 66 adet mektup bulunmaktadır. Bunların bir kısmı oğullarına, ebeveynlerine ve arkadaşlarına yazılmış, bazılarının da kime yazıldığı belli olmamaktadır.
İşte Osman Hulûsi Efendi, bu mektuplarıyla hem evlatlarına, hem de bütün Müslümanlara son derece elzem nasihatlarda bulunmaktadır. Ayrıca da günümüz insanı için edep dersleri teşkil edecek metinler bulunmaktadır.
Eser 1996 yılında, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Akkuş Bey tarafından yayına hazırlanarak, XVII+252 sayfası, Türkçe harflerle yazılı olan ve geri bölümleri de Osmanlıca orjinalinden oluşan; toplam 424 sayfa şeklinde Ankara’da basılmıştır. Eserde toplam 66 mektup olup, bunların dışında; Rubailer, Müfredat, Tarihler, Osmanlıca el yazma orijinal metin, hangi mektubun kime yazıldığını gösteren mektupların konular ve şahıslar fihristi ve sözlük bulunmaktadır.
c) Şeyh Hamid-i Veli Camii Minberinden Hutbeler:
Osman Hulûsi Efendi’nin, 1945 yılında babasının vefatından sonra başlayıp 1987 yılında emekli oluncaya kadar sürdürdüğü 42 yıllık İmam Hatiplik görevi çerçevesinde îrad etmiş olduğu hutbeleri içermektedir.
Osman Hulûsi Efendi’nin Şeyh Hamid-i Veli Camii’nde İmam ve Hatiplik yaptığı dönemde, irad etmiş olduğu hutbelerden, kendi özel kütüphanesinde yapılan araştırmalar neticesinde bir çok hutbe içerisinden seçilen 150 kadar hutbe, Osmanlıca metninden transkribe edilerek günümüz Türkçesiyle yayına hazırlanmıştır.
Hutbeler; sosyal hayat, ilim, mübarek geceler, ibadet, insan, İslâm, dünya, dünya gündemi, İslâm büyüklerinin okuduğu hutbeler ve verdiği nasihatler, vatan, millet sevgisi, birlik ve beraberlik, çevre gibi konulardan oluşmaktadır. Hayata ve meselelere çok yönlü ve geniş bir perspektiften bakan Osman Hulûsi Efendi, hutbeleri edebî nitelikli yazmıştır. Hutbelerde insanların ruhî derinliklerine inerek gönüllerine hitap eden Osman Hulûsi Efendi, bu hitaplarıyla pek çok insanın derdine ortak olurken mesele ve problemlere çözümler getirmiştir.
Osman Hulûsi Efendi, Hutbeleri kendine mahsus rik’a el yazısıyla kaleme almıştır. Hutbelerin yazımında akıcı bir üslup kullanırken, kelime yazımlarına çok dikkat etmiştir. Bazı kıssa veya hitapları alırken ilk kısmını yazmış, diğer bölümünü ezbere bildiği için kaleme almamış fakat irticalen irad etmiştir. Osman Hulûsi Efendi, hutbeleri kaynaklara dayanarak kendi düşüncesi içersinde kaleme aldığı gibi Ahmet Hamdi Akseki’nin “Yeni Hutbelerim” adlı eserinden, Diyanet İşleri Reisliğinin Osmanlıca – Türkçe Hutbelerinden ve daha sonra da Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan gönderilen hutbelerden de faydalanmıştır.
Eser, Araştırmacı, Yazar Resül Kesenceli tarafından yayına hazırlanmış ve VII + 339 sayfadan oluşmakta olup Kasım 2000 yılında Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı, Somuncu Baba Araştırma ve Kültür Merkezi yayınları arasında Ankara’da Ajans Türk Matbasında bastırılmıştır.
Eser; İçindekiler, takdim, önsöz, Osman Hulûsi Efendi’nin hayatının yer aldığı ilk bölüm, 150 tane hutbenin yer aldığı ana bölümden sonra lugatçe ve bazı hutbelerin orijinal nüshalarına örnek verildiği son bölümden oluşmaktadır.
|